“Neden beklemişim ki?” diye kendi kendine sormak

Doğumumdan bu yana geçen 40  yıl 10 ay ve 5 gün sonrasında ilk kez operaya gitme şansını yakaladım. Hem de altı yıl boyunca neredeyse her gün önünden geçtiğim ‘Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi’ne bir kere girmemişken!.. Aşağıda yazacaklarımdan sonra neden acaba 40 yıl bu güzel duygu şölenine kavuşmak için beklediğimi sanırım daha iyi anlatabileceğim.

Almış olduğum mühendislik eğitiminin etkisinde, ilkokul yıllarımdan bu yana sürekli yanımda gezdirdiğim sanatçı yanımın beni bilinçaltım tarafından yönlendirmesine karşın kariyerimdeki en zorlu görevimi bitirmek için uzun zamandır yoğun baskı altında hissediyorum. Bir yandan yakın zamanda farkına varmış olduğum yoğun sorumluluk anlayışımın hayatımı nasıl şekillendirdiğini anlamama rağmen kurtulmak için artık ne yapsam diye düşünürken işte tam bu sırada bilet kuyruğundaki arkadaşlarımın yardımı ile hemen aldım opera biletini..

 

Kahire Opera Evi

O parlak opera binası imgesi mutluluğun simgesi olabiliyor…

Biletimi ilk elime aldığımda üzerindeki parlak sarı renkli Kahire Opera Evi’nin logosundan mıdır bilemiyorum ancak içime bir sıcaklık geldi. Eminim yeni bir şeyin heyecanıydı. Ancak kendini o güzelim tasvirde nesneleştirdi o duygu. İşte o güzel duygu ile birlikte o bileti sakladım gününe kadar. Çok uzun değildi elbette; tam bir gün sonrasındaydı; -Ama ne mutluluk vericiydi o bilete sahip çıkmak-. Zaman yaklaştığında arkadaşlarımla birlikte sevimli bir yolculuğa çıktım. Kahire Havalimanı başlangıç noktası ile metro ile Zamarek denilen Nil’in orasında kalan bir adaya doğru gülücüğün yüzümden hiç eksik kalmadığı harika bir yolculuk geçirdim.

Yolculuğun sonunda uzun zamandır takmamış olduğum kravatı üzerime yakıştırarak salona girerken elime aldığım Handel’in yazmış olduğu “Giulio Cesare in Egitto” isimli konser performansını dinleyecektim. Hani o söz vardır ya, Operayı ya seversin ya da sevmezsin diye!.. Ben sevmiştim bile; daha başlamamasına rağmen 🙂

opera davetiKarakterler, ilk Roma’lı fatih Guilio Cesare rolündeki Nicholas Spanos, Mısırın Kraliçesi olan Cleopatra rolündeki Camillia Illeborg, Pompeo’nun karısı olan Cornelia rolündeki Benedetta Mazzucato, Pompeo ve Cornelia’nın oğlu olan Sesto rolündeki Amina Khairat Pompeo, Kleopatra’nın kardeşi ve Mısır’ın Kralı olan Tolomeo rolündeki Robin Blaze ve Tolomeo Konsey Başkanı ve ordu’nun generali olan Achille rolündeki Davide Giangregorio idi. Okuduğumda antik bir şeyler olduğunu elbette anlayabiliyordum. Ama ilk alkışlar ile sahneye girmeye başlayan koro ve orkestranın heyecanı ile konunun ne olduğu artık umurumda bile değildi.

Yaklaşık bir ay sonra bir arkadaşıma rahatlatıcı müzik dinlemek isterse trompet konçertosu dinlemesini söylemiştim. Haydn’ın trompet konçertolarını önermiştim. Bu sırada “Haydn”ı hatırladım. Bu aralar pek meraklıyım. En çok “google amcama” sorarak hemen wikipedia üzerinden ansiklopedik bilgi depoluyorum. Açlığım ve susuzluğum hiç bitmiyor. Hemen Haydn’ın yıllarca ana akımın dışında kalarak yaptığı bestelerin orijinalliğinin ve benzersiz armonilerinin sebebini anlamıştım.

O kaotik akort sesi ile zaten yıllar öncesinde TRT3 radyosunda dinlemiş olduğum klasik programların akışına gitmiştim bile. Haydn’ın melodileri ise beni aşağıdaki satırları yazdıran şeydi.

Bu yazıları yazarken ise bunları operada yazdığım küçük notlarla daha iyi eşleştiriyorum. Aslında armoniler insanın beyninde nörolojik yolları açıyor ve inanılmaz bağlantılar kurmasını ve kendi içerisinde keşifler yapmasını sağlıyor. İşte bunlar da duygu bombardımanı oluşturuyor. Benim gelmek istediğim nokta da bu olacak aslında. Yazarken bile sabırsızlanıyorum.

Program üç bölüme ayrılıyordu; Atto Primo, Atto Secondo ve Atto Terzo. İtalyanca 🙂 2015 yılındaki İtalya gezimizde İtalyan dilinin tüm kelimelerinin sesli harfle bittiğinden dolayı nağmelerin uzatılabilmesine imkan tanıdığından operaların çok büyük bir bölümünün İtalyanca olduğunu öğrenmiştim. Güzel bir bilgidir. Kelime, anlam ve varlık ile yokluk hakkında düşünmeye sebebiyet verebiliyor.

İlk bölümde yaylılar, üflemeliler ve tüm sesler bir arada girdikten sonra koronun sesi ile birlikte ben kendimi lise yıllarında Eskişehir’de mesire yerlerine gitmiş olduğum yaz tatilleri ve şelalele seslerinin içinde buldum kendimi. O anılarımı bir daha tazeledim. Cesare’nin ariasında ise o şelalerden, ormanlara koştum ve kuşların ötmesini dinlerken buldum. Ardından Cornelia bir aria söyledi. Kuşların yerine rüzgarın melodisini dinliyordum aynı yerde. Belki’de Fidanlık’ta rüzgarın kavak ağaçlarının yapraklarının arasındaki kıvrak dansıydı duyduğum. Yürüyüp giderken Porsuk çayının yanına orada suyun içinde bir balığın gezinmesini gözlemledim Sesto aria’sını söylerken.

Sonra Cleopatra geldi yine. Bu sefer o sesin orkestra ile ahengi içerisinde iki genç sevgilinin Eskişehir sokaklarında el ele dolaşmasını hatırlattı bana. İki ayrı fikir, iki ayrı insan ama tek bir duyguyu izledim o aria boyunca. Sonra Tolomeo geldi sahneye; o sesi ile bir bekçinin bu sevgiliyi korkutmasını gördüm karşımdaki sahnede. Gözlerim ara sıra kapalı, bedenim Kahire’de Zamarek’te opera binasının içinde ama -ruhum tekrar hayal kurabiliyordu-.

Cesare ile ders dinleyen bir öğrenciyi, Cleopatra’nın gelişi ile teneffüse fırlamış enerji küpünü hissedebildim. Cornelia Haydn’ın o bestesi ile yarım asırlık Çınar ağaçlarının dökmüş olduğu yaprakların üzerinde yürüttü beni; Cleopatra ile sevinç içinde eve varmak isteyen kendimi fark ettim. Cesare ile korno’nun melodisi ile tren garının yanındaki parkta olduğumu anladım. Oradaki ördekleri gördüm bir anda… Achilla ile Doktorlar Caddesinde yürüyen ES-ES taraftarları kadar gür bir ses geldi aklıma. Sonraki her aria’da Vilayet meydanından Köprübaşı’na kadar yürüdüğümü, çarşıda harika eşyaların görüntülerini ve baharatçıdaki baharatların kokusunun çeşitliliğini anımsadım.

Bir melodi insanı olduğu yerden koparıp tekrar hayal kurmaya imkan verebiliyorsa, yıllar sonra tekrar o sağ beyini aktive edebiliyorsa ne kadar mükemmeldir o melodiyi oluşturan o bestekar!..

Yaklaşık üç yüz yıl kadar önce yazılmış eserlerin günümüzde bambaşka insanlarda bambaşka duygular oluşturmasını ve bu duyguların insanların yüzünde bir gülümseme oluşturmasının sebebi acaba nedir?

Umarım bu sorunun sizdeki yanıtı size kendi dünyanızda bir kapı açar. Ben bu sorunun yanıtını bulmak için  bu kadar sene “neden beklemişim ki?” diye sordum kendime…

Alper Dalkıran

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s